Üzüntüden ve endişeden patlamak üzereyim sanki bir balonun şaşırtan büyümesi gibi.
Pandemi önü ve arkası perdenin
Oyunda cinayet, işkence, zulüm, katliam, doğanın bile doğasına aykırılaştığı insanlığın kendine en yabancı ve uzak kaldığı bir dönem. Hiç bir insan kendinde değil şimdi. -Hepten delirdik, hayırlısı…
Acının bağımlısı olduk. Salgınlar, Yangınlar seller isyanlar ve İnsanlar uçak kanadında
Yanan toprağın üstünden şimdilik akıyor tomruklarla birlikte
Yutamadı sırlarını
korkunç bir uğultu homurdanarak
Salladı silkeledi çatladı
Üşüdük sabah olmadan yaz günü
Aklımız gitti evler bitti
Sel ne sildi ne süpürdü aslında
Alevler deyince yere akıl toz oldu
“Hiç Ağustos gibi değil”
Yangın kül olur da küllerinden doğar elbet yine istek.
Küçük bir göl kenarında gizli yerde, Karl kitaplarla birlikte bir ayraç hediye ediyordu hayatta en çok sevdiği insana;
“YOU WILL BE HAPPY” yazıyordu üzerinde.
Eylül, On yedi yaşında genç ve biraz tedirgindi. Birazdan fazla huzursuz muydu? Bilemedim bunu… yanlış demek geldi içimden ölmeden az evvel… dur yanlış an…! Filmlerde söylenen kadar söylenmeyen şeyler ve hani sessizliğin… an’ladın. Seyirci bilir de zavallı karakter bilmez, kaybolur gider ya? Teselli eder “film icabı” diye kendini insanlar. Bir şairin hayatı, bir iğne, bir yaprak, ne fark eder? 6 telli bir prova.
parmak uçlarının nasırlaşması ödülüdür. Söylemeden edemeyeceğim, yazar ölümü göze alandır.
İki bin 10 yediydi ve acıları vardı paramparça ekmek kırıntıları gibi gördüm yüreğimi. Korkunç bir kalabalık Herkes oradaydı da biz neresinde…? Yanımda işlevini yitirmiş bir kol var. Utandım. buz kesti her yerim… kanadım durdum, terliyor gibiydim gözlerimi yakıyordu kanım, dinlenmek için bir mezara uzandım, düşlerimi saklamış olmalıyım. ağlayarak uyuyup ağlayarak uyandım, rüyalarımı suya sattım. içindeydim denizin görünmedi göz yaşım, hayallerimi yuttum
bir sigara kadar çaresizdi şiir ya da şair. ne fark eder? arayanlardan biri daha ve perdeleri 22
sıfır iki sıfır ikiydi Egeli bir keşiş Ya da çoban kendi gölgesinde artık ıssız… kabukları kuru, Yeşil ormanın yeşil bir ağacının…
-Beyaz bir dua koymuştum bu ağacın yaprağının üzerine şuraya, sabaha bul diye; bir çiğ tanesi bırakmıştım gecenin siyahından
sevdiğin renk buydu renklerin tamamı. hep birlikte geçen benim yattığım çukuru doldurup taşıracak kadar sevgi, gayret, iyi niyet, bavul bavul güzel hayaller, ipekten, pamuktan düşler, (sentetik gülüşler çok eski bir şiirimde oynamıştı) safça çeyiz bohçasına saklanıvermiş mis kokulu, belki yatak yastıkların içinde “umut” vardı da…
koskocaman çaresizliği ile keşiş, çoban ya da ne fark eder? ha bir keşiş ha bir çoban? bir gitar veya İskoç bir kısrak
gecenin mavisine doğru yürüyorum. yakışan renk buydu bana değil mi? bir şarkı mırıldanarak
varlık içinde bir yokoluştur hayat! Sen de bir gün bebekliğinde duymaya başladığın bir varmış bir yokmuş diye anlatılan masallardan birindeki ahşap masanın bir bacağı olduğunu hissedersin.
Sanırım insanlar önce kandırılmak sonra kandırıldığını anlamak…
Bu arada;
İnsan en çok kendini kandırır. İnsan en ve insan en ama en anlamsız yargıların yargılanmaların ve bunun gibi rahatsız edici bir çok duygunun efendisi olmakta hayli güçlük çeker. Bilir de kıpırdayamaz
insan kaypaktır hayat haksız ölüm merttir azı çoğu olmaz ikisi de hep varolacak sonsuzluk inancı bir tesellidir taklit özenti bir kandırmaca insan puşttur hayat da kaygan ve kaypak ölüm merttir ölüm ya var ya yok/sun